İki küçük çocuklu bir ailenin umre notları

Hemen söyleyelim, kesinlikle evet, çocuklarınız kaç yaşında olursa olsun onları asla geride bırakmayın.

Birisi 2.5 diğeri 4.5 yaşında iki oğlum, eşim ve annesi ile beraber, hamd olsun Allah’a bir umre ziyareti gerçekleştirdik. Daha önce hiç gitmediğimiz için neyle karşılaşacağımıza dair en ufak bir fikrimiz olmadan, internette daha önce giden birilerinin akıllı önerileri var mı acaba diye saatlerce araştırmalar yapmıştık. Daha önce giden hatta çok tecrübeli olan büyüklerimiz dahi konu çocuklar olunca pek tatmin edici yanıtlar verememişti. Bizde döndüğümüzün ertesi günü hemen bu yazıyı kaleme aldık ki, bizden sonra gidecek kardeşlerimize destek olmuş olalım. Belki ziyaretlerinde işlerini kolaylaştırırız da, dua ederken bizi unutmazlar…

Ben ziyaretimizi baştan itibaren anlatacağım, umarım aklınızdaki sorulara yanıt bulabilirsiniz. Ankara-İstanbul ve sonrasında da İstanbul-Medine uçuşu ile kutsal topraklara ulaştık. Uçağa bebek arabası alıyorlar. Uçağın kapısına kadar bebek arabanızla gidin, kapıda kapatıp kenara bırakın, yer görevlileri en son arabaları uçağa yüklüyorlar. İndiğiniz zamanda körük ya da otobüse binmeden az önce teslim ediyorlar.

İstanbul’a uçağımız geç kalktığı gibi, bir de uçaktan inişimiz için gittiği yer pek uzaktı. Toplam 45 dakikalık gecikme oldu. Bizim Medine uçağımızın kalkışına yaklaşık 1 saat vakit kalmıştı ki, boarding zamanı geçmek üzereydi. Yurt içi uçuş kapısından çıktığımda, el valizlerimiz üzerinde Burak Tur yazısından olsa gerek, Tur şirketinin İstanbul personeli hemen yanımıza geldi. Geciktiğimiz için, bizi hızlıca geçirebilmek amacıyla kapıda bekliyormuş. Doğru firma ile çalıştığımızı orada anladım. Hanımın ve kayınvalidenin elindeki çantaları aldı, hızlıca bizi uluslarası terminale doğru götürmeye başladı. Bebek arabaları burada işe yaradı. Arabalarla daha hızlı ilerleyebiliyorsunuz. Gecikme ihtimaline karşı yurt dışı çıkış harcını Ankara’da hallettiğim için doğru gümrük kontrol noktasına geçtik. İnanılmaz bir sıra var. Sıraya girdik ama yavaş ilerliyor. Bu sırada pasaport kontrolünden geçip sonra çantalarımızı tekrar x-ray kapısından geçireceğiz. Ama bizim uçak için kapılar kapanmak üzere… İnsanlardan rica ettim, çocuk arabaları geçiş biletimiz oldu. Hemen herkesin çocuk arabalı ve uçağını kaçırmak üzere olan insanlara karşı saygısı hatta muhabbeti oluyor diyebilirim. Sırada rica ederek öne geçtik. Pasaport kontrol, güvenlik kapısı tamam. Bundan sonra ise biniş kapısına doğru koşumuz başladı. Evet Atatürk Havalimanı büyük ama bu kadar da mı büyüktü, daha önce hiç farketmemiştim. Bende büyük oğlanın arabası, hanımla kayınvalide arkada kaldılar. Hedefim kapıya ulaşıp hanımla kayınvalide gelinceye kadar oradakileri oyalamak. Hamdolsun 5 dakika kadar vaktimiz kalmış kapıya yetiştim. Uçağımıza yetiştik. Çocuk arabalarını uçağın dibinde yer görevlileri işareti ile yere bıraktık.

Uçakta en arka koltukları kendim check-in yaparken seçmiştim. Zira çocuklar hem için hem tuvalet yakın, hem servis noktası yakın, hem de uçağın arka koltukları biraz daha geniş bir alanda olur, ferah olur. Ayrıca uçak tam dolu değilse, genelde boş koltuklar arkada olur. Yerimize geçtik. İlk anlarda çocuklar için uçak ilginç olduğu için sıkıntı olmadı. Kalkış vs. hiç sorun çıkartmadılar. Ancak iki erkek çocuğu koltukta oturacak değiller ya! Tablet vs. de bir yere kadar idare etti. Bizimkilerin koridor koşuları, diğer yolcularla paslaşmaları başladı. Yemek servisinde yerlerine geçtiler. Yemekler harika, hepsini bitirdi ikisi de. Köfte çıkıyor uçaklarda genelde, içecek ise sınırsız, taze sıkma portakal suyunu nasıl hazırlıyorlar gerçekten şaşırıyorum.

Yaklaşık 3.5 saat sürüyor uçuşumuz. Öğle namazını havada kıldık. Zira uçağın inmesi, yede kılacak yer bulması vs. sorun olacaktı. Medine’ye varmak ise duygu seli. İnsan göz yaşlarını tutamıyor. Tabii bir de büyük oğlum bütün uçağa ilan etmeseydi iyi olurdu, “Baba niye ağlıyorsun, ağlama baba”. Anlatmak lazım, “oğlum ben efendimizi çok özledim, onun hasreti ile ağlıyorum. Onu çok seviyorum, ona kavuştuğum için çok mutluyum. İşte bu yüzden dayanamadığım için gözümden yaş geliyor.” O da başlamasın mı ağlamaya, bağıra bağıra değil, gözlerinden yaşlar 4.5 yaşındaki oğlumun.

Uçaktan en son biz iniyoruz. Aslında acele etmeye de gerek yok. Erkenden ayağa kalkıp iki çocukla koridorda beklemeye gerek yok. Kapıdan çıktığımızda bebek arabasını kapının önünde bulamadık. Bir iki denemeden sonra biraz ilerleyince oracıkta İngilizce bilen birilerini buldum. Pek iyi anlamasa da, ve çok iyi anlatamasa da arabaları valizlerle beraber alacağımı öğrendim. Önce gümrükten geçmek gerekiyordu. İşte ilk sınavım burada başladı. Kadınlarla erkekleri aynı sıraya sokuyorlar ancak sıranın ucunda kadınları belki daha fazla beklemesinler diye öncelik tanıyıp daha erken alıyorlar. “Yok iyilik etme” deyip bekleme şansın da yok. Adam illa ki iyilik yapacak, ya da her neden yapıyorsa… Çocuklar bende kaldı, zira hanımın neyle karşılacağını bilmiyorum, bir de çocuklarla uğraşamayabilir. İki çocuk bir kucakta, bir de birbirleri ile uğraşamazlar…

Bizim girdiğimiz kuyrukta tek görevli varmış, diğerlerinde 3-4 görevli var. Bizim kuyruğun bitmesi en sona kaldı. Diğer kuyruklar bitince bizi hızlandırdılar. Karşıma gelen gümrük görevlisi pek bir ağır kanlı, karşısındaki hiç umurunda değil, iki çocuk mu var, çocuklar ağlıyor mu, tepişiyor mu… Belki 15 dakika kadar bekletti beni, baktım koca uçaktan geriye bir tek ben kalmışım ve karşımdaki adam hala beni bekletiyor. Nedir problem diye ingilizce sordum, sadece bekle dedi. Sabır!

Aslında acele etmeye de gerek yok, nihayetinde valizleri bekleyeceğiz. Yine de karşımdaki adamın gerek gevrek etrafındakilerle uzun uzun şakalaşmaları, özellikle beni iki çocukla bekletirken çok sinir bozucu. Maalesef buraların kralı bu adamlar, bekle ya hacı. Sonunda pasaportumu teslim etti, hiç bir sorun olmadığı halde neden diğerlerinden daha uzun beklediğimi bilmeden geçmeyi başardım. Hanım da karşımda beni gördüğü için pek endişeye mahal kalmamıştı.

Valizlerimizi pek beklemedik. Hepsini araca yükledim, çıkışta seyahat şirketimiz Burak Tur’un Medine personeli hemen yanıma geldi. Valizlere yardımcı oldular, diğer arkadaşların yanına götürdüler. Gruptaki herkes valizini alamadığı için belki bir 15 dakika da orada bekledik. Havaalanı çıkışında araçlarımız hazır, doğru otele götürdüler bizi. Otelimiz Mescid-i Nebevinin yanında, yolda görüş alanımıza girdi Yeşil Kubbe. Nasıl bir heyecan, yazarken bile titriyor insan. Efendimizin mübareket bedenleri, mübarek kabirleri işte orada! Mihmandarımız sesli bir şekilde selamlamaya başlıyor Nebiler Nebisi, canlar feda edendimizi, biz de tekrar ediyoruz. Ebu Bekir efendimiz ve Ömer efendilerimizi de unutmuyoruz. Ancak mescidi ziyaret etmeden önce eşyalarımızla otele giriş işlemlerini yapmamız gerekiyor. Otelde eğer yeni gelen kalabalık bir grup ya da ayrılan bir gruba denk gelmediyseniz şanslısınız. Ancak hizmet sektörü beklediğiniz hızda ve kalitede olmayabilir. Çocuklar otelin lobisinde koltuklarında beş dakika geçmeden oyunları kurdular ve kovalamaca başladı.

Odamızda dinlemek için fazla vaktimiz yok, ikindi ezanından önce mescide ulaşıp rehberimiz yardımıyla etrafı öğreneceğiz. Kafile halinde otelin lobisinde buluşup dışarı çıktık. Mescide ilerlerken rehberimiz geri dönüşte ayrı düşebileceğimizi düşünerek bizlere etraftaki önemli binaları göstererek otelimizi nasıl bulacağımızı da anlatmış oldu. Eğer rehberimiz uyarmasa, ben çocuklara sahip çıkma endişesi, etrafın tamamen farklı atmosferi ve Efendimize kavuşmanın heyecanı ile nerede yürüdüğüme bile dikkat etmiyordum. Muhtemelen oteli bulmak için dönüşte dolanıp dururduk.

Mescide biz kuzey yönünden yaklaştık, yani kıblenin tam tersi yönünde. Efendimiz (sav) Kabr-i Şerifleri mescidin kıble yönünde. Girdiğimiz yerde genişçe bir açık alan var. Güneş çıktığı zaman açılan harika şemsiyeler, tertemiz mermer döşeme bir alan. Her renkten insan, her dilden konuşma bir sağınızda, bir solunuzda… Kabri Şerife geçmek için mescidin etrafını dolanabileceğimiz gibi içinden direk de geçebiliriz. Ancak erkeklerle kadınlar mescid içinde ayrıldığı için biz ailecek etrafını dolaşmayı tercih ettik. Ancak o esnada ezan okunmaya başladı. Rehberimiz namaz sonrası hemen toplanmamızı rica edip toplanma yerini gösterdi, 27 numaralı otopark çıkışı… Sonrasında ayrı ayrı namaz kılmak üzere mescide yöneldik.

Mescidin doğu ve batı yanları, yani kıbleye doğru namaza durduğunuzda sol ve sağ kanadı hem içerisi hem dışarı hanımlara ayrılmış durumda. Namaza 5-10 dakika kala erkeklerin yerine geçip, kendinize yer bulmanızda fayda var. Ezana az zaman kala da olsa, arka taraflar dolmuş gibi görünse de, mescid içinde ilerlemek de fayda var. Ayakkabılarınızı elinize alıp ilerleyin. Genelde mescidin ortasında daha rahat yer bulunuyor. Ayakkabıları hemen her yerde olan yakınınızdaki bir dolaba koyuverebilirsiniz.

Ben oğlanların ikisini de annelerine bıraktım ve hızlıca mescidin içine doğru ilerledim. Ezandan sonra hemen namaza durulmuyor. Evet ikindi namazının sünneti var ama yaklaşık 10 dakika kadar bekleniyor. Namazdan sonra tesbihat yok, aslında hiç bir şey yok. Cemaat hemen dağılıveriyor. Esas olan tesbihatı kendi başınıza yapmanız, bizim Anadolu camiilerinde alışkanlık Osmanlı uygulaması. Ama bu farkı tartışmak amacımız dışında. Hala efendimizin kabrini ziyaret edebilmiş değilim, ne tarafta olduğunu biliyorum. İçinde bulunduğum bu büyük camii’de kıble ve doğu yönüne (yani namaza durduğunuzda sol tarafınıza doğru) ilerlediğimde O’na kavuşacağım. Ama hanım ve çocuklar ne yaptı? Rehberimiz namazı kılar kılmaz toplanacağımızı belirtmişti. En iyisi gruba uymak dedim ve geldiğim yerden dışarı çıktım. 27 numaralı kapıda iki oğlum ve anneleri diğer hanımlarla beraber bekliyorlar. İlk denememiz başarısızlık sonuçlanmış. İkisi de camii ortamına zaten alışıklar ve bu kadar geniş bir alan tam koşup kovalamaca oynamalık. Biz belki yabıncılarlar diye düşünmüştük ama ortamı biz bile yabancılamadık ki, sanki baba ocağındayım. Tabii çocuklar da aynı şekilde, sanki mahalle camisindeler, uslu durma koş kovala…

Rehberimiz de geldikten sonra caminin doğu yakasından dolaşarak bulunduğumuz yönün tam karşısına geçtik. Ancak güney cephesine yaklaştıkça heyecanımız artıyor, birazdan yeşil kubbe karşımıza çıkmalı. Hamd olsun kavuşturana, yazarken de okurken de yaşarıyor gözler. Bir müslüman nasıl bekler seni ziyaret etmeyi ya Habiballah! İşte tam karşımda yeşil kubbe, gözümü ayıramıyorum. Bu huzuru, bu tadı, küçücük çocukken babamı dizinde uyurken bile hatırlamıyorum. Rehberimiz biraz açıkta, daha az kalabalık olan bir yerde, Yeşil Kubbenin hemen 20 metre ötesinde, bize ziyaret zamanları, şekli, adabı ile bilgi verdi. Efendimizin Kabr-i Şerif-i ilk mescidin solunda. İlk mescid kıble yönünde Hz. Osman döneminde 5 metre kadar büyütülmüş. Bu mescid daha sonra Osmanlı tarafından sağa doğru büyütülmüş. Ziyaret için ise bu ana mescidin sağ (batı) tarafından girip, doğu tarafına doğru ilerleyerek ilk ziyaretinizi yapabilirsiniz. Ancak grup halinde ziyaretimiz pek mümkün değil, özellikle namaz sonrası içerisi oldukça sıkışık.Aslında hiç dinlenmedik, belki biraz soluk almak, yemek yemek hepimize iyi gelecek. Hem ziyaret ederken insanlara eziyet vermemek de önemli, hem sinirden uzak olunmalı, sakin ve en adablı bir hal ile Kabr-i Şerif’e yaklaşmak gerekiyor. Gücümüzü depolamak üzere caminin dışından selamlamamızı yapıp etrafta biraz daha dolanıp otelimize geri dönüyoruz. Çocuklar ise uçakta, arabada uyudukları için enerji dolular. Otelde yere temiz örtü serip getirdiğimiz ufak tefek oyuncakları saçıp oynamalarına müsade ettik. Yerleşip biraz soluk alınca akşam yemeği zamanı geldi.

Küçük çocuğu olan aileler için yemek büyük bir önem arz ediyor. Otelimiz açık büfe, çok da endişeli değiliz. Ancak yemek salonuna vardığımız zaman kocaman tezgahlar üzerinde özellikle Malezyalılara hitab eden yemeklerle karşılaştık. Ne olduklarını anlamaya çalışsak da pilav ve eti anlayabiliyoruz ama sosları ve kokuları pek bize göre değil. O sırada şaşkınlığımızdan durumu kavrayan bir görevlinin yardımı ile Türk mutfağını bulabildik. Türk mutfağında da özünde köfte ve pilavdan başkaca bir şey yok. Hamdolsun tam çocuklara göre, onların dişine göre bir şey olsun, karınları doysun başka bir endişemiz yok… Tabii çocuklarla yemek normalin 3 katı sürede bitiyor. Yemeğin ardından adını bilmediğim meyvelere çocuklar pek rağbet etmediler. Yemeğin bitmesine yakın akşam ezanı okundu. Çocuklarla ve hanımla yetişme şansım olmadığı için ben tek başıma Mescid’e yetiştim. Dış bahçede cemaate yetiştim ve namazdan sonra hemen otele geri döndüm. Yatsı namazı sonrası hanımlar için bölmeler kuruluyor ve Kabr-i Şerifin o güzel parmaklarına kadar hanımların yanaşabiliyor hatta ilk mescid alanına, yerleri özellikle diğer kırmızı halılardan farklı olarak yeşil halı ile kaplanmış ve Alemlere rahmet olan Efendimizin Cennet bahçesi diye tarif ettiği alana kadar yanaşabiliyorlar. Tabii buraya geçebilmeleri için erkenden sıraya girmeleri lazım. Akşam namazından sonra oyalanmadan otele dönüp çocuk nöbetini devralıyorum. Eşim diğer hanımlarla beraber Mescid’e geçti. Bende oğlanlarla beraber odada kaldım. Oğlanların karınları da dolunca ağırlaşmaya başladılar. Yatsı ezanına kadar bir şekilde vakit geçiriyoruz. Ezan okununca oda da tek başıma namazımı kılıyorum. Tabii biri omzumda diğeri ayaklarım arasında… Namaz sonrasında bir şekilde hem üçümüzde yorgunluktan uyuyuveriyoruz.

Gece 2’de hanım odaya geldi de öylece uyandım. Ziyaretini yapmış, biraz şaşkın ama çok huzurlu ve tabii yorgun. Zira hanımların ziyaret saatleri çok kısıtlı olduğu için izdiham oluyormuş. Bu sefer ziyaret sırası bende. Tek başıma Mescid’e gidip daha önce tarif edildiği üzere ziyaretimi yapacağım. Mescidin etrafını dolaşıp kıble tarafında batı kapısından giriyorum. Korkuyorum, heyecanlıyım, çocuk gibiyim, ne yapmalıyım. Aklımda sadece O var. Ziyaret koridoru boyunca ilerliyorum. Genel itibariyle mescid boş sayılır. İlk ziyaretimi yaptıktan sonra ilk mescid sınırlarına girmeyi deniyorum. Bu alanda namaz kılmak için beklemeniz gerekiyor. Belirli aralıklarla Suudi görevliler içeridekileri çıkarıp, çitleri açıp bekleyenleri içeri alıyorlar. Buraya çocukla girmek çok mümkün değil ama zamanı bilmeniz lazım. Örneğin 3 aylarda artık kalabalık artmaya başlıyor. Gün içerisinde ise en müsait zaman ise Sabah namazına 2-3 saat kala diyebilirim. Ben bunları keşfetmekle meşgulken ve daha tam meseleyi çözememişken, önümdeki hacı suudi görevliye yalvarır sözler söylüyor, suudi bir şekilde kapıyı açıp onu içeri alırken ben de kendimi içeride buluyorum. Kimseye dokunmadan, itmeden, üzmeden kendime namaz kılabilecek küçük bir alan gözlüyorum. Acele etmeye gerek yok, birazdan kendime bir yer bulup namaz kılmaya başladım. Derken bizim grubun süresi bitmiş olacak ki, suudiler yakaladıklarını dışarı çıkarmaya başladılar. Bense bu boşalmadan faydalanıp, önümde kimse olmadan Efendimizin Kabr-i Şerifleri ile karşı karşıya kaldım. Hemen ellerimiz açıp Fatiha okumaya başladım ki, Kabrin etrafında tur atma vazifeli diğerlerinden belli ki biraz daha üst bir görevli bana seslenmeye başladı. Dinlemedim onu, sonra bir asker geldi yanıma onu da kaale almadım. Kolumdan tutup yönümü Kıbleye çevirmeye çalıştı. Sert bir hareketle elinden kurtuldum. Yüzlerine bakmadım bile, benim işim başka, onlar umrumda bile değiller, onlar orada değiller… Aslında sonradan çok eski hikayelerden hatırladım. Kabre doğru dönülüp ellerini açtın mı, bu suudlar kabre ibadet ettiğini zannediyorlar. Yahu ne alakası var, hem sadece Kıbleye doğru mu dua edilir, hem biz O’nun peygamber olduğunu biliyoruz da buradayız, hem sadece Allah’tan isteneceğini elbette biliyoruz. Hem yüzümüzü çevirmiyoruz edebden… Ama bunları anlatmanın pek bir anlamı yok, suud ile uğraşmaya değmez… Ve böylece oradan biraz uzaklaşıp Osman efendimizin mihrabına yakın bir yerde oturup Kuran okudum, taa ki sabah namazı vakti gelinceye kadar. Sabah namazında ezan ne zaman okunda, namaza ne zaman başlandı hiç bilmiyorum. Üzerinde biraz uyku hali, sabah saat altıda otele geri döndüm.

Bundan sonrası ise artık mekanları öğrenmiş olmanın rahatlığı ile daha kolay geçti. Ancak bir iki hatırayı aktarmak da fayda var. Bir defasında hanım rahat etsin, tadına vararak namazını kılsın diye çocukların ikisini de yanıma aldım. Endişe ettiğimiz şey namaza durduğumuz zaman yanımdan uzaklaşmaları ve bir daha kolay kolay bulamamaktı. Farza başlamadan az önce belime daha önceden bağlamış olduğum dağcı halatını çözüp önce küçük olanını sağımda, sonra büyük olanını solumda olacak şekilde bağladım. Aynı ipi önce birine doladım, sonra kendime dolayıp kalan ucunu diğerine dolayıp bağladım. Namazın ilk rekatı sakin geçti. İkinci rekatta birbirleri ile uğraşmaya başladılar. Bir o tarafa, bir bu tarafa. Tabii ip dolanmasın diye arada ayağımı kaldırıyorum. Ama nafile, üçüncü rekatta küçük olanı tamamen ipe dolanmış hareket edemez vaziyette. Abisi ise sadece 5 sn içerisinde ipini çözüp saldı. Hemen ardından da kendini çözüp peşinden gitti. Dördüncü rekatı endişe içerisinde kıldım, acaba nereye gittiler, dönüp bakamıyorum. Selam verir vermez yerimden fırladım ki, benden 20-30 metre uzakta yaşıtları iki tane siyahi çocukla kovalamacılık oynuyorlar. Hamdolsun, yüzümde bir gülümseme, namazdaki acayip halimizi düşünüyorum. İkisi bir arada olduklarında kesinlikle zapt edilmiyorlar. Bundan sonra ayrı ayrı takılıyoruz, duruma göre hanım birini alıyor, ben diğerini ama yine de en güzeli vakitlerde annenin çocukları beklemesi… Hiç hesap kitap yapmaya gerek yok, çocuklarda alınacak bütün önlemleri patlatacak marifet ve enerji gizli…

Medine’de sayılı günler çabuk geçiyor ve ayrılma zamanı geliyor. Otelde ihrama girip yola çıkmamız gerekiyor. İhram aslında çok rahat edilecek bir kıyafet. Alt taraftaki parçayı bağlayıp, üzerine kemer taktıktan sonra kemerin üstünde kalan 3-4 parmak uzunluğunda bir parçasını kemerin üstüne kıvırdığınız oldukça sağlam oluyor. Üst parçanın sağlama kalması için ise omzunuza ortalayarak aldıktan sonra bir ucunu diğer kolunuzun altından geçirip olabildiğince sırtınıza doğru belinize gerekerek yerleştiriyorsunuz. Diğerini de aynı şekilde ancak bu sefer bir önceki ucun gerginliğinden faydalanarak göğsünüz ve çeneniz arasından geçirerek yine aynı şekilde arkaya dolandırıyorsunuz.

Çocuklar için ise yaşına bağlı olmak üzere sadece alt taraflarını bağlamak yeterli olabiliyor. Aslında bebek bile olsa erkek çocuğuna ihram giydirmekte fayda var. Eğer altı bezleniyorsa bezli haliyle ihram giydiriliyor. Çocuklar için yola çıkmadan küçük ihram almayı ihmal etmeyin. Küçük ihramların küçük kemerleri oluyor. Bunları mutlaka evde giydirmeyi deneyin. Muhtemelen başkaca bir kemer almanız hatta ihramı küçültmeniz gerekebilir.

Dört buçuk yaşındaki oğlum büyük erkekler gibi altında hiç fazladan kıyafet olmadan sadece ihram ile giyindi. Tabii arada oturmasını kalkmasını öğretmek gerekebiliyor. Küçük olan ise bezi ile ihrama girdi.

Medine’den ayrılmak inanın hiç kolay değil. Canınızdan can gidiyorda, bağıra bağıra ağlayamıyorsunuz sanki… Sanki o Resul (sav) hemen yeni vefat etti de, sizden kopup gitti gibi oluyor. Medine’de yaşayan sonradan yerleşmiş çok sayıda Türk var. Bu aşkın çok daha fazlasına sahip o şanslı insanların Medine’ye neden yerleştiklerini daha iyi anlıyorsunuz, aslında idrak ediyorsunuz.

Medine’nin hemen çıkışında İhram’a niyet edilecek mikad sınırına varıyorsunuz. Çocukların ikisi de uyuyor, ve kafileyi bekletmek istemediğimiz için hanımla aynı anda otobüsten ayrılıyoruz. Ben koşarak iki rekat namaz kılıp geleceğim. Gerçekten de daha diğer erkekler camiinin kapısına gelirken, ben çoktan namazı kılıp çıkmak üzereydim. Ama otobüse vardığımda, kapısı kitlenmiş, şöförü kayıp. Hanım da gitmiş. Çocukların uyuduğu yeri çok az görebiliyorum, hala içerdeler. Diğerleri gelinceye kadar uyanmasınlar diye dua ediyorum. Bu da ders oldu, demek ki her ne şartla olursa olsun, çocukları bırakmamak gerekiyor. Belki hanımlar geldikten sonra kafileyi bekletme pahasına da olsa sonra gitmeliydim. Ama bütün bu koşturmacaya rağmen, o anda aklıma bir hocamı sözü geliyor, umre niyetini dikkatli ve inanarak yap. “Allah’ım senin rızan için niyet ettim umre yapmaya, bunu benden kabul et ve bana kolaylaştır.” Tam da bu noktada kolaylaştırmasını gerçekten umarak niyet etmek gerekiyor. Hemen herkesin bir hikayesi var, umrenin ne kadar da zor olabileceğine dair. Bizde de bir korku hali var, ilk defa umre yapacağım ve iki çocuğumla eşim yanımda… Tek sığınak var, Rabbül Alemin…

Yola çıktığımızda trafiğe ve mevsime bağlı olmak üzere 5-8 saat yolculuğa çıkıyorsunuz. Maalesef dinlenme tesisi vb. imkanları hiç boşuna gözünüz aramasın. Yolda düzgün olduğunu düşündüğümüz sadece bir tesis vardı, orada da yiyecek maalesef Burger King başkaca pek seçenek yoktu. Bu yüzden yolda çocuğunuz için yanınıza yiyecek stoklamanızda fayda var.

Yolda çok fazla tesis olmadığına göre tuvalet ihtiyacı da ayrıca bir sorun. Bu sorunun bir çözümü var mı, maalesef. Öyle otobüsü durdurunca da iş bitmiyor, etrafta gizlenebileceğiniz bir çalı da bulunmuyor. Hazır yeri gelmişken, bolca ıslak mendil almalısınız. Hatta bu paketleri Türkiye’den götürmenizi tavsiye edebilirim. Tuvaletlerde eğer klozet ile karşılaşırsanız bizde alışık olduğunuz şekilde bir taharet musluğu bulamazsınız. Onun yerine tetikli duş başlığı var. Yıllardır değişik İslam ülkelerinde bununla karşılaşıyorum, adamların neden hala basit bir taharet musluğunu keşfedemediklerini anlamıyorum…

Mekke’ye ulaşıyoruz. Aslında etrafı pek izlediğim yok, sürekli Zemzem Tower’ı arıyor gözlerim. Yolculuğun son 20 dakikasında görmeye başlıyorsunuz, o 20 dakika bir türlü geçmek bilmiyor. Biliyorsunuz ki, o çirkin kulenin hemen yanı başında Kabe-i Şerifi bulacaksınız.

Tüneller ve tepeler arasında otelimize ulaştık. Zemzem Tower’da Mescid-i Haram’a 50 metre mesafede bir otele gidiyoruz. Alt tarafta tünelde duruyor otobüsümüz. Eşyalar taşınıyor, lüks bir lobiye ulaşıyoruz. Pencereye yanaşmak yasak, zira Kabe’yi ilk görüşümüz yakından olsun, o mübarek atmosfere girerek ilk duamızı etmek istiyoruz. Otel çok lüks, odalar lüks. İlk defa hizmet sektöründe kalite görüyoruz. Odamıza çıktık, toplu halde gece 11:30’da Kabe’ye geçeceğiz. Henüz 4 saat var. Peki neden hemen gitmiyoruz dediğimiz zaman, toplu hareket etmenin bu saatlerde mümkün olmadığını öğreniyoruz. Namazları ise Mescid-i Haram’ın dışında cemaatle kılıyoruz. Aslında Zemzem Tower’ın altı alış-veriş merkezi. Ezan okunduğu zaman Mescid-i Haramın dışındaki cemaat alış merkezinin içine doğru genişliyor. Binayı bu kadar dibine yaparlarsa başkaca bir sonuç beklenemez. Yani biz asansörden çıkıp direk namaza duruyoruz.

Buluşma saatinden önce akşam yemeği zamanı geliyor. Açık büfe bu yeni otelde çok zengin. Genelde et yoğun yiyecekler var. Hatta kuzu etini kırk farklı şekilde sunmuşlar. Köfte pek yok, ama pilav var. Yani bizim oğlanları ağzına göre yiyecek bulmak daha kolay. Bu ziyaretler sırasında vitamin alsın, dengeli beslensinler diye pek bir derdimiz yok. Onlarda biz de karnımızı alışık olduğumuz yiyecekler doyuralım yeterli. Ancak bu sefer ki restaurant bu hedefi biraz aşıyor. Kendimize dikkat ediyoruz, fazla yemek çokça tuvalate gitmek, çokça uyumak ve boşuna yük taşımak demek. Halbuki ana amaç ibadet edebilmek, kendimizi adeta yiyeceklerden koruyoruz.

Toplanma saatinde lobide buluştuk. Ama işte o kocaman sorun karşımızda, iki çocukla nasıl tavaf yapacağız? Tur rehberimiz de yakın zamanda böyle bir şeyle karşılaşmamış. Ama kendinden emin bir şekilde çocuk arabasını almayacaklarını söylüyor. Hayır, ben illaki şansımız deneyeceğim. Grupla beraber otelden aşağı indik, kısacık yürüyerek Mescid-i Haram’ın kapısına geldik. Taa Türkiyelerden taşıdığımız iki çocuk arabasına çocukları yerleştirdik. Hemen ikisi de uykuya daldılar. Her halde uyuyan çocuklara kıyacak değiller!

Grup ile kapıya vardığımız zaman, işte karşımızda klasik bir suudi… Ne sözden anlıyor, ne de umurundayız. Beni insan olarak görüyormu ki, evladımı insan çocuğu olarak düşünsün! Sert bir şekilde tepeleniyoruz. Grup ise yoluna devam etmek zorunda, bizi beklemelerini istememiz haksızlık. Ailecek dışarıda kaldık, otele geri dönüyor ve yaşlı sandalyesi alıp tekrar kapıya geliyoruz. Yaşlı sandalyesi çocukların yatar vaziyette olması için biraz zor, keşke birileri bizi uyarmış olsaydı da, küçük yastıklar alsaydık. Kıyafetlerle destekleyip ikisini bir sandelyeye yerleştiriyoruz. Hala uyuyorlar.

Bu sefer kapıdan geçtik ve içeri girdik. Ama kafile gitti, her yer inşaat, kabeye nasıl ulaşacağız ve dahası ibadetimizi nasıl tamamlayacağız? Ayrıca yaşlı arabasını alt kata almıyorlar, inşaat sırasında geçici olarak kurulmuş platforma çıkmayı başarmamız gerekiyor.

İçeri girince gözümüz yönlendirme tabelası arıyor, ama nafile. Hele ki 5-6 dilde basit yönlendirme levhaları, resimli levhalar, hiç beklemeyin. Kendimizi insanların gittiği yöne doğru veriyoruz. O sırada bir yazı dikkatimi çekiyor, galiba üst katı gösteriyor. Aslında bu tabelayı görmek için çok dikkat etmeniz lazım. Adrenalin tavan yapmış durumda, ama işte oluverdi, bir anda kendimi doğru yolda buldum, köşeyi döndüm ve KABE.

Etraf gerçekten müsait, üst kata çıkmayı başarmışız. Hemen sakin bir yere geçip acele etmeden dakikalarca dua ediyoruz. Aklınıza herşey gelir sanmayın. Uçu veriyor bazı şeyler, günler sonra aklınıza geliyor, keşke şunun için de dua etseydim diye… Liste hazırlamakta ve Mescid-i Harama girmeden önce listeye çalışmakta fayda var.

Ancak esas çalışılması gereken şey ibadetin kendisi. Çocuk arabası sebebiyle kafileden kopma ihtimalimi önceden düşünmüş ve dersime olabildiğince çalışmıştım. Hatta bu çalışmalarımızda, kısa bir makale bulmuştuk, tek çocuğu ile umreye giden bir hanımın önerileri… İşte bu makalede taa o zaman hanımla beraber aklımıza düşmüştü.

Tavafa başlıyoruz, elimizde dua kitabımız. Bir çok yeri tekrardan ibaret, ve bu tekrar kısımlarını Ankara’da ezberlemiştim. Zira tavafı yaparken kitaptan okumak değil, Kabeyi seyrede seyrede şaftları yapmak istiyorum. Tavaflar akıcı bir şekilde bitiveriyor. Aslında yürümüyoruz, mutluluktan uçuyoruz. İnsanlar farklı farklı olsa da, burası benim evim. Ben buraya aitim.

Tavaftan sonra zemzemi nasıl içeceğimizi de insanları izleyerek buluyoruz. Belli yerlerde yanyana dizilmiş bidonlar ve plastik bardaklar var. Aman dikkat bu bidonların bazıları sıcak zemzem, içtiğinizde bir an şaşkınlık yaşamayın. Soğuk olanlar çok daha ferahlatıcı.

Peki şimdi Safa ile Merve arasında saylarımızı yapmamız lazım. Ama Safa nerede? Nasip bir şekilde bulurum diye düşünürken, kafasında inşaat bareti olan biri yanımıza gelip, “uyyy, bu uşakların halü nedür” deyip tek sandalyede birbirine geçmiş oğlanları düzeltti. İşte aradığım adam, herhalde Sefa nerededir biliyordur. Güzelce anlattı nasıl geçeceğimi. Bilmeyince zor gibi gelse de, Safa aslında Hacerül Esved’in hemen hizasındaymış.

Tarif edilen yoldan hızlıca geçiverdik Safa tepesine ve sayımıza başladık. Fazla kalabalık olmadığı için hızlıca bitiverdi. En son Merveye çıkınca artık sayları da tamamlamış olduk. Geriye tıraş olma işi kaldı ki, ben orayı kirletmek istemediğim için otelde kendim halletmeyi planlamıştım. Böylece işin büyük kısmını bitirmiş olduk, akıp gitti herşey. Zannedersem 2 saat kadar sürmüş, saat 01:30 olmuş.

“Pek kolay oldu bu iş” dediğim anda, çocukların ikisi birden uyandı. Hemde aynı anda, sanki biri dürttü çocukları. O kadar sarsılma, gürültül içerisinde uyanmadılarda, neden şimdi uyandılar. Ve tabii idrak ettim niyetin önemini, Rabbin işi nasıl kolaylaştırdığını, lütfunu… Çocuklar uyanır uyanmaz, uykunun verdiği huysuzlukla aksiliklere başladılar. Birini kucağıma alırım diğer ağlar, ikisi de beni ister. Omzuma alsam huysuzlanır, su veririm tam içmez. Çıkışı bulup, koşar adımlarla otel döndük…

Kabe’de çocuklarla bulunmak üzerine bir kaç notumu da paylaşayım. Öncelikle kucakta taşımak hiç kolay bir iş değil. Kucakta taşımak kısa süre içerisinde iyice ağır hissedilmelerine sebep olacaktır. Bu da ibadetin devamında, ibadetten tad almanın bırakılıp bir an önce tamamlayabilme endişesine yol açacaktır. Hatta bu endişe ile belki hızlı hareket etmeye çalışmak ve dahası etrafınızdaki insanlara hızlı hareket ederken rahatsız vermek noktasına kadar gelebilir.

Kucakta taşımanın bir diğer zorluğu da ayaklara olan etkisidir. Unutmayın Kabe’de çıplak ayakla, belki çorap ya da biraz kalın altlığı olan bir patikle dolaşıyorsunuz. Ayağınızda spor ayakkabı çıktığınız uzun yürüyüşlere hiç de benzemiyor. Çıplak ayaklara bir de kucakta çocuk yükü ayaklarınızın daha hızlı iflas etmesine sebep olacaktır.

Bu açıdan bakıldığında çocuğunuz için temin edeceğiniz bir yaşlı sandalyesi paha biçilmezdir. Bu sandalyeleri maalesef Kabe’nin etrafında bulamıyorsunuz. Otelinizden temin ederek getirmeniz gerekiyor. Otobüs ile geliyorsanız, sandalyeyi otobüse bindirecek ve sahip çıkacak bir Hac/Umre arkadaşı herhalde çok faydalı olacaktır.

Yanınızda su dolaştırmaya hiç gerek yok, hemen her yerde bir zemzem bidonu görmek mümkündür. Ancak belki biraz bisküvi faydalı olabilir. Acıktıkları zaman dahi olsa oradan ayrılmak istemeyeceksiniz. Bir bisküvi size bir saat daha kazandırabilir.

Çocukla bulunmanın yanında, dikkat edilmesi gereken bir diğer hususta hanımla bulunmak. Hanımlar için Kabe’de işler biraz karışık olabiliyor. Örneğin namaz vakitleri yaklaştığında tavaftaki kadınları dışarı çekmeye çalışırlar. Eğer bilmiyorsanız, bu adam benim eşime niye laf ediyor diye düşünebilirsiniz. Namaz sırasında hanımlara ayrılmış yerler var. Ancak eğer çocuğunuz küçükse içinizden birinin namaz sırasında nöbet tutmasında fayda var. Zira mescid çok büyük ve karmaşık, kaybolmak an meselesi.

Son olarak baştaki düşüncemi yenilemek istiyorum. Çocuklarınızı asla arkanızda bırakmayın. Onlarla beraber olmanın zorluğundan endişe etmeyin. Niyetinizi hatırlayın, “Niyettim ettim Allah rızası için Umreye. Yarabbi bunu benden kabul et, bunu bana kolaylaştır.” İşte bu son kesimi, bana kolaylaştır ifadesini inanarak, gönülden ve Allah’ın yardımına kesin kez ihtiyacınız olduğunu bilerek, düşünerek, hissederek söylemelisiniz. Elbette Allah Teala yardımını gönderecektir.