Köklerimizden Beslenemiyoruz

Daha önceleri ‘dokunmadığım’ için bu kadar gerçekçi hissetmemiştim. Geçtiğimiz günlerde Cambridge Üniversitesine gittim. Kanlı-canlı hareketli görünce, çok daha iyi anladım farkımızı; bizde neyin eksik olduğunu. Keşke orada okuyan bir Türk ile oturup konuşma fırsatı da bulabilseydim.

Her hafta pazar sabahı Ankara’da Zümrüt Camii’nde Diyanet İşleri’nin bir önceki başkanı Prof. Dr. Mehmet GÖRMEZ hocanın sohbeti oluyor. İmkan buldukça kaçırmıyorum. Aslında pazar günü evdeysem sabahın o saatinde imkanlarımı etkileyen bir bahane de kolay kolay bulamayacağıma göre, gitmemeye utanıyorum. Gerçek bir alim ki, günümüzde sayıları çok azaldı. Her cümlesi ilim dolu, gençliğimde çok heyecanlı bir film seyrederken hissettiğim duyguları yeniden yaşatıyor bana, birazdan ne diyeceğini merak ede ede, hiç bitmesin diye hayal ederek dinliyorum her hafta sohbeti. Ertesi hafta olunca, şeytan yine paçamdan çekiyor. Ama böyle bir alim yakınımda ilim paylaşırken evde kalmaya utandığımdan şeytanla ve nefsimle boğuşa boğuşa çıkıyorum her hafta evden.

Bu hafta ise hocamız Lübnan’da bir konferansta olduğu için yerine caminin imam hatibi, ki o da çok kıymetli ve muhabbet ehli bir hoca efendi, vaaz verdi. Kıymetli bir çok konudan bahsetmiş olsa da, ben kafamdaki çok önemli bir soruya harika bir yanıt aldım.

Cambridge ile konuyu nasıl bağlamış olabilirim? Cambridge’da bulunduğum çok kısa süre zarfında, insanların gerçekten öğrenme odaklı olduğunu farkettim. İçine girdiğim binalarda akşam saatlerinde 5-6 kişilik gruplar ders yapmanın ötesinde, keyifli bir şekilde odaklandıkları bir konuyu tartışıyorlardı. Kütüphanelerde öğrencilerin bir kısmı tek bir kitaba bakıyor olsa da, bazıları da birden çok kitaptan araştırma yapıyordu. İnsanlar arı gibiydi, şehrin her tarafında bir yerlere ilerleyen insanlar ve yüzlerce toplantı odasında yapılan tartışmalar… Şehir tam anlamıyla bir “paylaşım ortamı” olduğunu ispatlıyordu.

Kendimi ve ülkemi düşünmeden edemedim. Ben de kendi çapımda başarılı bir eğitim geçmişine sahibim. Ancak Cambridge Üniversitesi başarısına ve geçmiş öğrencilerine baktığımda dondum kaldım. Bir çok dünya lideri bu üniversiteden mezun olmuş. İlk akla gelen “İngilizler işte, üçüncü dünya ülkelerine kendi adamlarını yerleştirmişler” gibi basma kalıp bir komplo teorisini savunmak işin kolay yanı. Gerçekten bu kadar basit mi, yoksa bu durumun daha makul bir açıklaması var mı?

Basit bir örnek ile aklımdakini daha iyi açayım. Lawrence Cambridge Üniversitesi mezunu. Cambridge Üniversitesinde 1800’lü yıllardan itibaren yapılmış çok sayıda çalışmada, Selefi zihniyeti, ana damarları, selefilerin psikolojik halleri detaylıca araştırılmış. Kişisel kapasitesini bilmiyor olsam da, kökünden iyi beslendiğine emin olduğum Lawrence; yine eminim ki, İngiliz Hükümeti tarafından verilen “Arapları Osmanlı’ya karşı ayaklandır” görevi için, öncelikle Cambridge’deki konuya vakıf hocalarla o güzelim restaurantlarda bir akşam yemeği yemişlerdir. Adam eğitimli, akademi sosyal ve siyasi yapıya uzun süredir vakıf durumda. Sonuç ortada…

Dünyanın en iyi 100 üniversitesine dair çalışılmış çok sayıda farklı liste var. Bu listelerde sıralamalar değişiyor olsa da, bizim açımızdan değişmeyen çok can yakıcı bir durum var, en iyi üniversitemiz Boğaziçi bu listelerde 500. sıralarda ancak kendine yer bulabiliyor. Cambridge Üniversitesi ise kimi listede 2. sırada, kimi listelerde 5-6 sıralarda yer alıyor.

Bu pazar sabahı Zümrüt Camii’nde vaaz veren hoca efendi, Diyanet’in Hadislerle İslam eserinden Mü’min’in vasıflarını anlatırken “Mü’min bir ağaca benzer” mealindeki Hadis-i Şerif’e değindi. Ve harika bir örnek verdi. Zümrüt Camii’nin hemen bahçesinde iki ağaç var. Birisi almış başını gitmiş, yükselmiş ve genişlemiş. Harika gölge veren heybetli bir ağaç olmuş. Bu ağaçla aynı gün dikilmiş ve ilk başta boyları da aynı olan diğer ağaç ise pek bir zayıf duruyor. İkisininde genleri, ataları biyolojik güçleri tamamen aynı ağaçlar. Ancak birinin kökünün altında drenaj borusu geçiyormuş. Kökünden suyu iyi aldığı için bu ağaç büyümüş serpilmiş.

Bizim Anadolu insanı uzunca bir süredir maalesef kökünden beslenemiyor. Kökümüzden almamız gereken ilmi desteği alamıyoruz. Her ne kadar biyolojik potansiyelimiz ile gurur duysak da, gölge veremiyoruz, dallarımız kısa, ulaşmamız gereken yerlere ulaşamıyoruz. Halbuki Cambridge Üniversitesi elindeki fidanları köklerinden besliyor. Elbette bu hal, akım ve yönlendirme olarak ahiretlerini kurtarmıyor ancak dünyalarını kurtarmaya yönelik başarılı oldukları ortada. Bizim gençlerimiz de çok kıymetli ve dahası geçmiş ilim-bilim hayatımız Cambridge tarihinden daha az şanlı değil. Belli bir dönem onların çok önünde gittiğimiz de bir gerçek. Ancak adamların sistemi 1200 yılından bu yana “kesilmeksizin” devam ediyor ve günümüzde biz onların kurduğu düzeni taklit ediyoruz.

Konu ile ilgili somut tespitlerimi dikkatinize sunuyorum :

  1. Modern Akademik yapılanma konusunda milletimizin geçmişi 70-80 yılı geçmiyor. Cambridge Üniversitesi 1200 yılında kurulmuş. En turistik yeri olarak gezdiğim King’s College 1441 yılında VI. Henry tarafından kurulmuş. Ve bugün hala ilk günki kurulma amacına uygun olarak hizmet vermeye devam ediyor.
  2. Oyunu onların kurallarına göre oynamaya çalışıyoruz. Ve açıkçası bu oyuna henüz çok yeniyiz. Oyunun kurallarını Angola-Saksonlar kurduğu için, aslında Fransız ve Almanların da oyunda çok iyi oldukları söylenemez. İlk 100 üniversite listelerinde Birleşik Devletler ve Birleşik Krallık dışında 3-5 üniversite ancak yer alıyor.
  3. Devletimiz bu çağı yakalamak için sürekli yurt dışına öğrenci gönderiyor. Açıkçası kaymakamların, hakimlerin kısa süreli yurt dışında eğitim almalarını destekliyorum. Zira onlara vizyon katıyor. Ancak akademik amaçlı Doktora’ya öğrenci gönderilmesini genel olarak çok mantıksız olduğunu düşünüyorum.
  4. Cambridge öğrencilerinin dertlerinin kendilerini geliştirmek olduğunu hemen hızlıca anlayabiliyorsunuz. Halbuki bizim üniversite öğrencilerimizin büyük büyük çoğunluğu diploma almanın peşinde. Bir tarafta kendine yatırım yapmaya çalışan öğrenci, diğer tarafta alacağı kağıda güvenen öğrenci. Kağıda güvenen öğrenci ancak kağıdın geçerli olduğu platformlarda kendini gösterebiliyor. Maalesef bu yüzden KPSS çok revaçta, dünyaya geniş açıyla bakan vizyonda öğrenci yetiştiremediğimiz gibi, “geniş vizyonlu olmaya” talip olan talebemiz de yok gibi…

 

Şimdi kendimce önemli üç noktaya değinerek yazımı sonlandırmak istiyorum.

  1. Öğrencilerimize diplomaya odaklamadan kendilerini geliştirme imkanı sağlamalıyız. Üniversite öğrencilerimiz sadece sınavlarına çalışmasınlar, kendilerini geliştirmeye odaklansınlar, sınavlar ise bir taraftan yapılıversin. Somut olarak, örneğin bir Kamu Yönetimi Anabilim Dalında bir akademisyen, “akşam Hz. Ömer’in yönetim anlayışını tartışalım mı, çaylar benden” dediği zaman “hocam sınavda çıkacak mı” sorusu akıllara gelmesin.
  2. YÖK ve Milli Eğitim çok sayıda öğrenciyi üniversite sonrası Doktora için yurt dışı üniversitelere gönderiyor. Halbuki doktora eğitim değildir, araştırmadır. Bizim öğrencilerimiz eğitim almak için lisans seviyesinde yurt dışına gitmeli, araştırma çalışmalarını ülkemizde yapmalılar. Mevcut düzende, yurt dışındaki bir araştırma ekibine “parasını cebimizden” vererek “eleman sağlamış” oluyoruz. Adamlara beleş eleman veriyoruz, güzelce kendi araştırmalarında çalıştırıyorlar. Sonuçta verdikleri doktora diploması ile mutlu oluyoruz. Tam Orta-Doğu kafası, senin adamın kendini geliştirdi mi, HAYIR! Ama olsun artık Yale Üniversitesinden doktorası var. Diploma denen kağıt parçasını ne de çok önemsiyoruz…
  3. En çılgın önerim ise, oyunu Angola-Saksonların dışına çıkaralım. Neden onların koyduğu düzeni kabulleniyoruz. Evet uluslararası düzen Angola-Sakson akademik modelini kabul etmiş durumda. Ancak görmüyor muyuz, bu oyunda Alman Üniversiteleri ya da Fransız Üniversiteleri dahi listelerde yükselemiyorlar. İtalya ve İspanya hiç görünmüyor. Rusların ise esamesi okunmuyor. Alternatif var mı? Elbette, bizim tarihimizde “Buhara” çok daha eski ve güçlü akademik ortamlara sahipti. O günlerden bize kalmış eserlerde “vakti iyi kullanmak adına daha hızlı olduğu için yıllarca sadece çorba ile beslenen hocalardan” bahsediliyor. Dönüp bakalım, Türk-İslam Bilim Tarihinde çok güçlü ve bize daha uygun yöntemler olduğuna eminim. Böylece oyunu onların kuralları ile oynamayı bırakıp, doğrudan kendimiz için baştan kuralım.

Bütün bunlara kafa yoruyorum. Zira henüz yolun başında 3 küçük oğlum var. Onların ÖSS ve KPSS sarmalına düşmelerin hiç istemiyorum. Güdük kalmış onlarca Prof. olduğu kısırlaşmış ülkemiz üniversitelerinde akademisyen olmalarını da istemiyorum. Yurt dışında milletinden gayrısına hizmet eden mühendis ya da akademisyen olmaları ise büyük bir utanç kaynağı. Ne istediğimi ise çok iyi biliyorum, Dünya’ya bir bütün halinde bakabilen, her hangi bir ülkede çekinmeden iş yapabilecek şekilde kendine güvenen, işinin ehli “arif” insanlar olmalarını istiyorum. Ancak bu noktaya giden yolu hala bulamadım. Bilen varsa yardımlarını rica ediyorum.

One thought on “Köklerimizden Beslenemiyoruz

  1. SABRİ says:

    http://iskenderpasa.com/6D56BC98-BCB5-48D8-B4D7-79826E10B9DC.aspx

    DÜNYADAKİ DOSTÇA YAŞAYANLARA

    Benim adım Sekiz Milyar,

    Nefsim, benliğim daima melek ve şeytan sıfatları arasında mücadele eder durur…

    Hayatta kalabilmek uğruna, davranışlarımı içgüdüsel ve toplum baskısıyla çevremdeki şartlara göre değiştirir dururum…

    Hükmetme, iktidar, makam, riyaset hırs ve hevesim, içimi daima kemirir durur, hiçbir şekilde kanaat göstermez, bitmez, tükenmez, sönmez, tatmin olmaz…

    Nefret ve kinim tarafından mütemadiyen tüketiliyorken iç huzuru ararım…

    Oğullarımız için, kızlarımız için, kendimiz için lütfen emin olun, bilmiş olun ki, yeni ( en son ) nizam, farkında olmasanız da hep orada, kenarda mevcuttu.

    Haydi, kendimizi değiştirip güzelleşmek için en iyi stilist, tasarımcı ile randevulaşalım.

    İçimizde varolan, en iyiyi yansıtacak bu stilist ile buluşmanın neticesi ne kadar müstesnai bir şekilde güzelleşeceğimizi ispat edecek, gösterecektir.

    Bu örnekten yola çıkarak, kendimizi değiştirmeyi hayal eder ve bu hayali gerçekleştirebilirsek, yani; kötülüklerden pişman olup tövbeyi nasuh ile Hakk’a dönersek dünya denen yer, sizi temin ederim ki, cennete döner.

    DEĞİŞİMİ gerçekleştirecek nitelikteki niyet gücü, adım atma gücü “ben”de, “sen”de ve “biz”dedir.

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s